BİR ÇANAKKALE GAZİSİ ANLATIYOR
Yusuf oğlu Uşak 1892 doğumlu, Banaz-Şaban köyünden yanda fotoğrafı görülen babam Molla-Eğitmen Halil İYİDİLLİ’nin anlatıklarını Şehitler Haftası nedeniyle olduğu gibi yazarak aktarıyorum:
Yıl 1915. Gelibolu yarımadasındaki savaş hatlarında siperler içindeyiz. Birliğimiz 800 mevcutlu bir piyade alayıdır. Erat içinde okur-yazar oranı binde bir olduğu söyleniyor. İsteyen erler için zarfı kağıdı benden sılaya 10 para karşılığında mektuplar yazarak harçlığımı çıkarıyorum.
Bir ikindi vakti hava hafif rüzgarlı ve kısmi bulutlu. İstihkamlar içinde beklerken garp cihetinden üzerimize doğru gelen çift kanatlı bir İngiliz tayyaresi göründü. Tayyare oldukça alçaktan uçup üzerimizden geçiyor. Tayyareden aşağıya birşeyler atılıyor. Çok sayıda atılan bu küçük şeyler adeta kar yağıyormuşcasına rüzgarda uçuşarak yukarıdan çevreye dağılıp düşüyor. Bunların uzunca kesilmiş küçücük kağıt parçacıkları olduğunu anladık. Merak edip bir tanesini elimle yakalayarak bakmak istedim. Fakat yakalayamadım. Benim yakınıma düşen olmadı. Az sonra bu kağıtlardan bir tanesi askerler tarafından elden ele geçirilerek bana kadar ulaştırıldı. Aldım. Kağıtta Arap harfleriyle Türkçe olarak yazılmış tek satırlık bir cümle vardı. Okudum: “Ey Türk! Askerinin içinde kurşun değmedik bir tek neferin bile kaldı ise onu ordunuzun başına general yap!”diyordu. O kağıdı hatıra olarak cebimde saklayamadığıma hala üzülürüm.
Saatler sonra akşam olmuş, gökyüzü tamamen kara bulutlarla kaplanmış, yeni başlayan hafif bir çisenti ile ortalığı zifiri bir karanlık basmıştı. Göz gözü görmüyordu. Gece yarısı bir emir duyuldu. “Asker! Süngü tak. Hücum, ileri!” İstihkamlarda balık istifi sıkışmış askerler hepimiz birden dağlarda yankılanan “Allah! Allah!” nidalarıyla hücuma geçtik. Karşı atışlardaki silahların namlularından çıkan ışık ve alevlere bakılırsa düşman hatları ile aramızdaki mesafe 100-150 arşın kadar olmalıydı. Daha 8-10 adım ancak ilerlemiştim ki tekrar bir emir duydum. “Asker! Geriye dön! Siperlerinize!” diyordu. Ne oldu ise işte o andan itibaren oldu. Geriye dönemezdim. Zira geriye dönüş benim için, kendi bedenimi, zifiri karanlıkta siperlerdeki askerlerimizin benden yana dönük çığ gibi duran fakat göremediğim süngülerinin üzerine atarak bile bile intihar ve mutlak bir ölüm demekti. İleriye de gidemezdim. Çünkü zaten geriye dön emri verilmiş aynı anda düşman ateşi de şiddetini tarif edilemez derecede arttırmıştı. Hemen kendimi olduğum yere atıp toprağa sarılarak gelen kurşunlardan korunmaya çalıştım. Düşman silahlarının çıkardığı ses, taraka, ateş ve alevler biraz önce fasılalı ve teker teker ayırt edilebildiği halde şimdi sayılamaz, sonu gelmez bir gök gürültüsüne dönüşmüş; ateşler, kıvılcımlar bir orman yangınındaki alevler gibi her taraftan minareler boyu göklere yükseliyor, yer yerinden oynuyor, kıyametler kopuyordu. Dur durak bilmeden biteviye devam eden sayısız ve sonsuz şimşekler, gök gürültüleri gibi patlayan silah sesleri kulakları yırtarken, mermiler, şarapneller, bombalar vızlıyor; keskin ıslıklar çalarak havada uçuşuyor; barut, duman, is kokusu insanı boğuyor; taş, toz, toprak, çalı, çırpı, canlı cansız ne varsa herşey yerde ve havada şiddetle birbirine karışarak gökyüzüne fırlayıp, geriye yağıyor, göz açtırmıyordu. Artık dimağım durmuş, duyu organlarım dumura uğramış, aklım çalışmaz olmuştu. Bu cehennemi çatışmanın ne kadar devam ettiğini anlayabilecek durumda değildim. Mutlak bir ölüm kapanına düşmenin sıkıntı ve ıstırabını yaşıyordum. Olduğum yerde cansız gibi yatarak kıpırdamadan iki tarafın da ateş kestiği zamana kadar bekledim. Şafak söküp ortalık hafif aydınlandıkca çevremdeki varlıkları seçmeye başladım. Çatışma durmuş; silah sesleri kesilmiş; yaprak dahi kıpırdamaz olmuş; ortalığı tam bir ölüm sessizliği almıştı. Başımı yavaşça kaldırıp etrafa bakındım. Her yer yanyana, üstüste yığılan şehitlerin toza toprağa karışmış mübarek vücutları ile kaplıydı. Şehitlerin vücutlarından toprak yüzeyi görünmez olmuştu. Öylesine ki, bu vücutlar kendiliğinden doğal bir siper oluşturmuş, birçok yerimden yaralanmama rağmen beni ölümden kurtarıp hayatta kalmamı sağlamıştı. Bu sırada şehitler arasında elinde bastonla dolaşan gölge gibi bir sıhhıye erini hayal meyal farkedebildim. Elimi azıcık kaldırarak zorlukla seslenip onu çağırdım. Sıhhıye sesimi duyunca yanıma geldi. Beni omzuna aldı. Siperlerin gerisindeki tepenin üstüne kadar çıkardı. Geride, tepenin yamacında bekleyen bir at arabası ile diğer sıhhıye erlerini gösterdi. Elime verdiği bastona dayanarak oraya kadar gidip gidemeyeceğimi sordu. Gidebileceğimi söyleyince vedalaşıp ayrıldık. O, başka yaralılara yardım etmek için şehitlerle kaplı savaş alanına, ben de gerideki arabaya doğru yürüdük. Arabaya hayli yaklaştığım halde yanına kadar varamadım. Ağrılar, acılar, kanlar içinde halsiz, dermansız ve bitkindim. Arabanın yanındaki sıhhıye erleri farketmiş olacaklar ki hemen yanıma kadar gelerek sedye ile beni arabaya kadar taşıdılar. Orada kendimi kaybetmişim.
Gözlerimi tekrar açtığımda şaşkınlık ve merakla çevreme bakındım. Nereye, nasıl ve ne zaman geldiğimi bilmiyorum ama burası bir cennet olsa gerekti. Çok lüks bir yer. Modern bir otel sanki. Etrafımdaki karyolalarda yatanlar, kıpırdayanlar, inleyenler vardı. Her yer bembeyaz ve tertemiz. Aydınlık. Rahat. Ferah. Sanki yeni gelinlikler giyinmiş , beyazlar içindeki huriler kadar güzel, genç, sarışın kızlar yatanlarla ilgileniyor, bizlere hizmet ediyor ve etrafta dolaşıyorlar. Bu dil buranın değil dercesine birbirleriyle birşeyler konuşuyorlar. Dikkatle dinliyorum ama hiçbir şey anlayamıyorum. Meğerse konuştukları dil, Türkçe değil. O kibarlık, o incelik, o bembeyaz ciltlerindeki narinliklerine bakılırsa şüphesiz bu kızlar hayatta hiç iş yapmamış; hiç çalışmamış; hiç tarlaya, bağa, bahçeye çıkmamış; tenleri hiç güneş görmemişti. Çalışsalardı; tarlaya, bahçeye, güneşe çıksalardı; renkleri elbette bizim köydeki kızlarınki gibi birazcık olsun koyulaşır, esmerleşir, kararırdı diye düşündüm.
Ne bileyim ben onların, İstanbul – Alman Hastanesinde yaralı Türk askerlerini tedaviye çalışan Alman hemşireler olduğunu.
Ama öğrendim. Sonra öğrendim. Sonra çok şey öğrendim. 12 yerimden yaralandığımı da öğrendim. Aklım başıma gelince bir şey daha öğrendim. Öğrendiğim en acı gerçek: o gece orada, Çanakkale savaşları ateş hatlarında beraber savaşa girdiğimiz 800 kişilik alayımızdan ben ve diğer yaralılar da dahil olmak üzere yalnız ve yalnız sekiz (8) Türk askerinin hayatta kalabilmiş olmasıydı.
Anlatım: Halil İYİDİLLİ (1892-1961)
Banaz: Ağustos, 1959
Manevi yönü bir yana, savaştaki can ve mal kaybının insanlığa maliyeti hiç düşünülüp hesaplanmiş mıdır? Can ve mallarını, kendilerini kemiren savaşlarda israf edeceklerine, beşeriyet bu potansiyelini sevgi, barış, kardeşlik huzur ve refah düzeyini yükseltmek için sarfetseydi acaba dünya medeniyetinin bugünkü seviyesi nerelere yükselmiş olurdu? İnsanlık alemi artık gereken dersleri almış ve savaşlara son vermenin bir yolunu bulmuş olmalıdır. Bir hayal uğruna bunca ülkelerden yüzbinlerce genç insanın hayatına mal olan, dünyanın dört köşesinde sayısız ocakları söndüren bu savaşlar, insanlık için bir yüz karası, bir vahşet, bir katliam değil de nedir? Ya müsebbipleri faturayı ne zaman ve nasıl ödeyecekler?
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış! Vatanın istikbali tehlikede olmadıkça savaş bir cinayettir.” sözleri ne zaman anlaşılacaktır? Artık insanlık savaşsız bir dünya istiyor.
Ne mutlu hak için, doğruluk için, adalet için, namus için, vatan, millet ve dinin selameti uğuna can verip cennetle mükafatlandırılacakları müjdelenmiş tüm şehit ve gazilerimize. Sizleri saygı, minnet ve şükranla anıyoruz. Mekanlarınız cennet olsun.
Konuyu değerli şair Mithat Cemal Kuntay’ın şu dizeleriyle tamamlamak istiyorum:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”
Yazan: Asım İYİDİLLİ
Sydney: 18 Mart 2009
“TÜM ZİYARET ,TEBRİK VE TAZİYELERİNİZDE SATIN ALACAĞINIZ ÇİÇEKLERE VERECEĞİNİZ PARAYI AVUSTRALYA TÜRK EĞİTİM VE BURS VAKFINA GÖNDERMENİZİ ÖNERİYORUM.
SAYGILARIMLA
Asım İyidilli
SAYGILARIMLA
Asım İyidilli
